Sen Anlat Karadeniz: Kadını aşağılamak da bir şiddet çeşididir! – 1

3



Sen Anlat Karadeniz’in tanıtımları dönmeye başladığında, hakkında, “Ben buna bakarım!” şeklinde bir söylemde bulunmuştum. Nitekim ben her ne kadar böyle söylesem de nedendir bilmiyorum, bir diziye başlayabilmem epey zaman alıyor. Dizilerin ilk on üç bölümüne karşı alerjim var sanırım ve bunu aşamıyorum. İstiyorum ki taşlar yerine otursun; çünkü ancak öyle seyir zevki oluyor. Günümüzde dizileri internetten takip etmek çok büyük bir kolaycılık. İzlemediğim çoğu dizi ile alakalı o kadar çok şey okuyorum ki, her dizide ne olduğu hakkında az çok bir bilgim var. Nitekim Sen Anlat Karadeniz’i de ilk iki hafta seyretmedim ama hakkında olumlu-olumsuz çok fazla eleştiri okudum ve 2. bölümünün total grupta 16,75 reyting aldığını görmemle beraber dizinin ilk bölümünü internetten açıp izlemeye başlamam eş zamanlı oldu. Çok samimi söylüyorum ki, bu devirde, bir bölüm süresi göz önünde bulundurulduğunda ve internette ileri sarma opsiyonu varken üstelik, dizinin her bir anının kopmadan izlenmesini sağlamak ciddi meziyet gerektiren bir iş. Benim heyecanımı taze tutmayı ve beni dün gece merakla ekran karşısına oturtmayı başardılar. Televizyonda, sinemada, tiyatroda veya kitaplarda, yani içinde “hikaye” barındıran hiçbir işte işlenen konuya taraflı yaklaşmam; yeter ki hepsinin bir derdi olsun. Bildiğim ya da bilmediğim bir şey anlatsın bana. Senaryo yazarları, kendi dert edindikleri konuyu yapımcılarla görüştükten sonra yönetmen ve oyuncuların da o konuyu dert edinebilmeleri gerekiyor. Sonra iş bizim önümüze sunuluyor. Kahramanın yolculuğuna eşlik ederken bana sunulan dünyaya inanmam gerekiyor. O sırada, o dünyanın içinde kendimi bulmam ve gerçek dünyayı unutmam gerekiyor. Hikaye, bizleri böyle bağlıyor kendisine. Sen Anlat Karadeniz’de, baş karakter Nefes’in üzerinden işlenen çok ciddi bir dert var: kadına şiddet. Bu konunun işlendiği ilk dizi olmamakla birlikte, muhtemelen son da olmayacaktır. Hepimizin bir şekilde derdidir kadına şiddet.Nefes, 16 yaşındayken bir gün babasının iş yerine gitmek zorunda kalır. Babası, Vedat’ın yanında çalışmaktadır. Vedat Nefes’i görür görmez ona psikopatça vurulur. Babası Nefes’i bir şekilde Vedat’a verir. Vedat, Nefes’i deniz kenarındaki ultra lüks zindanına kapatır. Ona tecavüz ve işkence eder. Bu mahkumiyet sekiz sene boyunca sürer. Nefes kaçmayı çok kez denemiş fakat hiçbirinde başarılı olamamıştır. Bir oğlu vardır Vedat’tan; Yiğit. Ve Yiğit, yedi yaşında olmasına rağmen o zindandan başka bir dünya görmemiştir. Nefes, o zindana mahkum da olsa hiçbir zaman Vedat’a ruhen teslim olmaz. (Zaten öyle bir manyağa kimsenin teslim olamayacağı ayrıntısını geçiyorum…) Bu durum, Vedat’ın öfkesini daha çok körükler ve Nefes’e değen gözü bile kıskanmaya başlar. Fakat bu öyle bir kıskanmaktır ki, zannediyorum herkesi Nefes’in sevgilisi olmakla suçlayabilecek kadar psikopatlık seviyesine erişmiştir. Bir iş vesilesiyle Vedat’ın evine gelen Kaleli Ailesi’nden Tahir, Nefes’in durumunu fark eder. Bileğindeki morluğa dokunduğunu Vedat görür. Nefes’i, Tahir ile “kırıştırmak”la suçlar. Nefes’in parmaklarını kırar. Nefes, eve birilerinin gelmesiyle hafifleyen güvenlik tedbirlerinden aldığı cesaretle kendisi ve oğlunu Tahir’in bagajına atar. Ve burada hikaye Karadeniz’e taşınır. Sen Anlat Karadeniz’de henüz yalnızca 3 bölüm ilerleyebildik. Benim dizilerin ilk on üç bölümlerine karşı alerjim olması biraz da bu sebeptendir aslında. İlk iki bölüm boyunca, Nefes’in neden hiç polise gitmediği konusunda birçok izleyicinin eleştirisini okumuştum. Ve kendimce şu yorumu yapmıştım: “Eve hapismiş, nasıl gitsin?” Peki özgür kaldıktan sonra neden polise gidemiyordu Nefes? Buna verecek bir cevabım yoktu fakat biraz düşününce, bu kadar ağır bir travma yaşayan bir kadının buna hemen kendiliğinden cesaret edemeyeceğini düşünmüştüm. Öncelikle hemen burada başka bir konu açmalıyım. Sıkça rastlanılan fakat bazı algılar tarafından yanlış değerlendirildiğini düşündüğüm bir konu var: Senaryo yazarları, istedikleri konuyu işleyebilirler ve o konuyu işlemeleri bunu onayladıkları anlamına gelmez. Asla gelmez. Bir karakterin ağzından çıkan bir cümle ya da yaptığı bir eylem, senaristlerin hayata bakış açısı değildir. Eğer öyle olsaydı, bir konu hakkında karşı karşıya duran ve tezat fikirleri savunan karakterleri düşünürsek, senaristlerin çift kişilikli olması gerekirdi. Takdir edersiniz ki öyle bir şey yok. ^^ Ekrandaki işlerden bir sosyal mesaj bekleme kaygısı güden birisi değilim. Yani hiçbir senaryo yazarı herhangi bir mesaj vermek zorunda değil benim nezdimde; yeter ki yanlış bir mesaj vermesin. Dün izlediğimiz 3.bölüm itibariyle Nefes’in neden bir türlü polise gitmediğinin cevabını aldık. Vedat Nefes’i zindanına kapatıp işkence etmekle bırakmıyor, polise giderse de öldürmekle tehdit ediyordu. Nefes için canından vazgeçmek zor değildi fakat oğlu vardı. Kendisine bir şey olursa, Yiğit’in Vedat’ın elinde ne halde olacağını bilmiyordu. Makul mu? Bence evet. Ve Nefes, artık oğlunu emanet edebileceği bir Tahir olduğu için, yani motivasyon kazandığı için darp raporu aldı ve Vedat’ı şikayet etti. Bir hikayeyi nasıl izlersem izleyeyim, iş onu eleştirme kısmına geldiğinde karakterin yerine kendimi koymam ve bunun için de hikayenin biraz yol alması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü izlediğim x karakter ben değilim; başka bir kişi. Gerçek olmamakla beraber, ona bir geçmiş yaratılmış, özellikler yüklenmiş, amaç verilmiş ve “Haydi yürü!” denmiş. Yani karakteri eyleme sokan senarist nasıl ki kendi cümlesini değil ancak o karakterin kurabileceği cümleyi yazıyorsa, ben de eleştirirken o karakterle empati yapmak zorundayım. Yoksa haksızlıklar doğar.Dünkü bölümde tam da öyle bir şey oldu. Bizim Karadenizli esas oğlanımızı ağzım açık izledim. Vedat’ın kuzeni Eyşan’ın, Nefes’in geçmişinden bir fotoğrafı Mustafa’ya vermesiyle başladı olay. Mustafa bu fotoğrafa sorgusuz sualsiz inandı ve ben bunun üzerinde bile durmadım. Fakat günün sonunda Mustafa, Eyşan’ı eve getirdi. Eyşan’ın Nefes’i “erkek avcısı” olarak nitelendirmesine Tahir çok kızdı. İlk defa bir kadına şiddet uygulayacağını söyleyecek kadar çok kızdı hem de. Gerek var mıydı böyle bir cümleye bilmiyorum fakat bunun da üzerinde durmadım. Sonra Tahir fotoğrafı gördü. Geçmişten gelen bu fotoğrafta, Nefes bir adama sarılıyordu. İşte buradan sonra sahnenin ilerlemesiyle eş zamanlı olarak tansiyonum da çıktı sanırım…Yazı devam ediyor…
(function (d, s, id) {
var js, fjs = d.getElementsByTagName(s)[0];
if (d.getElementById(id)) return;
js = d.createElement(s); js.id = id;
js.src = “//connect.facebook.net/en_US/sdk.js#xfbml=1&appId=857457910963552&version=v2.0”;
fjs.parentNode.insertBefore(js, fjs);
}(document, ‘script’, ‘facebook-jssdk’));

(function (i, s, o, g, r, a, m) {
i[‘GoogleAnalyticsObject’] = r; i[r] = i[r] || function () {
(i[r].q = i[r].q || []).push(arguments)
}, i[r].l = 1 * new Date(); a = s.createElement(o),
m = s.getElementsByTagName(o)[0]; a.async = 1; a.src = g; m.parentNode.insertBefore(a, m)
})(window, document, ‘script’, ‘//www.google-analytics.com/analytics.js’, ‘ga’);

ga(‘create’, ‘UA-54338345-1’, ‘auto’);
ga(‘require’, ‘displayfeatures’);
ga(‘send’, ‘pageview’);


Leave A Reply

Your email address will not be published.